Mucize?

İzlanda’nın İngiltere’yi eleyerek çeyrek finale yükselmesini çoğu insan “mucize” olarak değerlendirdi. Aslında futbolda mucize diye bir kavrama çok da yer yok gibi.. Hele ki konumuz İzlanda ise.. Hani şu üç yüz bin nüfuslu, birçoğumuzun haritada yerini kolayca bulamayacağı soğuk köy.. Orada mucize yok, plan, çalışma, demokratik bir anlayış ve bütünleşme var..

İzlanda ile yakın ilişkimiz Euro 2016 elemeleri ile başladı hatırlanacağı üzere..Maç öncesi televizyon programında ,sonrasında sosyal medyaya uzun süre melazeme olacak Hasan Şaş yorumu ile başladı: “Topu maç boyunca 3 kere elle karşı kaleye götüremezler”..

Tabi realite böyle olmamıştı hatırlanacağı üzere. Topu defalarca ve organize şekilde kalemize getirip, 3 golle tamamlamışlardı maçı.. Maç sonundaki Hallgrimson açıklaması aslında bizim için erken bir uyarı sinyali idi : “Türkler tam da beklediğimiz gibiydi, bizi hiç şaşırtmadılar..Bir B planlarının olmadığını gördük”. Hasan Şaş’ın yorumculuk kariyeri uzun sürmezken İzlanda’nın bu iyi başlangıcının tesadüf olmadığı zaman geçtikçe net şekilde ortaya çıktı.. Grubu, son maçta Selçuk İnan’ın frikik golü ile bize kaybederek Çek Cumhuriyeti’nin ardından ikinci sırada tamamladılar.. Bir önceki turnuva elemelerinde Hırvatlara play off da kaybettiken sonra gereken gelişimi sağlamışlardı belli ki..

Peki bu olgunlaşma ve gelişim süreci nasıl gerçekleşti? Mucize ve tesadüf ile mi? Hayır!! Eğitim, planlama ve toplumla birlikte hareket etme ile..2011 yılında İzlanda Futbol Federasyonu ile anlaşan Lagerback ile başladı hikaye.. Düşe kalka ilerleyen İsveç ve sonrasındaki geçici Nijerya teknik direktörlük kariyerinin ardından İzlanda milli takım teknik direktörlük görevine getirildi. Pek de tercih edilmeyen bir yedek oyuncu olarak sonlandırdığı amatör sayılabilecek futbol geçmişinden daha ağır basan yanı Les Professor Arsene Wenger tipi bir akademik geçmişe sahip olmasıydı… Lagerback’in yanına yöneticilik kariyerine ülkesindeki lokal kadın futbol takımı çalıştırarak başlayıp yarı zamanlı dişçiliğe devam edip futboldan tam olarak kopamayan Hallgrimson eklendi bir de.. Kameralar teknik kulübeye döndüğünde ellerinde defterleri ile ile sürekli görüş alışverişinde olan iki Kuzey Avrupalı öğretmenden belki de beklenmeyen bir performansla karşı karşıya kaldık.. Kibirden uzak, ders vermekten çok ders almaları gerektiğini düşünen dünyanın en demokratik çiftinin hayata bakışları bambaşka.. Görev geldikten sonra Hallgrimson’un takımın en tecrübeli oyuncusu Gudjhnsen’e “hadi bize anlat, Barcelona da iyi yaptığın şey neydi, öğret bize” demesi meslektaşlar arasındaki demokratik anlayışın futbolcu seviyesine de yansımasının güzel bir örneği aslında.. Sonrasında, ülke insanını da futbol meselesinin odağına çekmek için özellikle Tolfan taraftar oluşumunun sürekli gittiği bara maçlardan birkaç saat önce gidip takımın nasıl oynayacağı ve ilk 11 hakkında konuşmak gibi bir gelenek başladı..10- 12 kişilik grup birkaç maç sonrasında 400’ü ve fazlasını bulduğunda takım ile toplum arasındaki bağ kurulmaya başladı.. Zaman içinde taraftarın da oyun şekli hakkında yorumunu aktarabildiği bir mecra yaratıldı. Bu noktada belki de en çok ilgimizi çeken nokta da bu olmalı biz Türkler için… Kabul, İzlanda gibi küçük bir coğrafya değiliz ve bir bara gidip takım hakkında bir grup insanla konuşarak meseleyi çözemeyiz. Ancak kişiye bağlı ve bir plandan uzak politika ve seçimlerle yoluna devam eden milli takımımızın yıllar geçtikçe – küçük kıvılcımlar hariç – halkla arasındaki bağın koptuğu gözle görünür bir gerçek.. Bizim için de sanki farklı çözümler olabilir gibi..

Sonuç olarak, peri masalı veya mucize olarak adlandırdığımız şey aslında realitenin tam da karşılığı.. Elinizdeki malzeme ve planı harmanlayıp içine insan desteği de koyabilirseniz başar şansı her zaman vardır..
Euro 2016 sonrası Lagerback emekli olup, Hallgriomson’u Tolfan ile birlikte barda beklemeye başlayacak.. İlk maçın taktiği için söyleyecek birşeyleri vardır belki..


Selim MURAT